Vur dedik mi öldürmekte üstümüze yok sanırım… Ve elbette yumurtayı kapıya dayandırmada…

Türkiye’nin 2005 yılında başlattığı AB üyelik müzakerelerinden bu yana bir arpa boyu yol katedilmediği eleştirilip duruyordu. İktidar,  muhalefeti yasama sürecini aksatma ve reformların kabulüne engel olmakla suçlarken, muhalefet iktidarı laiklik karşıtı eylemlerle ve iç politik süreçteki gelişmelerle eleştirip durdu.

Cumhurbaşkanı seçimleri, AKP’nin kapatılmasına ilişkin dava derken bir baktık aradan 3 sene geçmiş ve gerçekten elde somut hiçbir gelişme olmadan zaman uçup gitmiş..

Tabi AB’den kopuk geçen bunca zamanın tek sorumlusunu Türkiye ilan etmek, “tu kaka” diyerek eleştirmek de ne derece doğru emin değilim. Avrupa Birliği’nin en başından bu yana eleştirdiğim ve hali hazırdaki bir çok eksiğinin yanında en başı çektiğini düşündüğüm en büyük eksikliği “iletişim”.egemen-bagis1

Yöneten ve yönetilen arasındaki bilgi ve ilgi uçurumu, üye ülkelerin kendi iç politikalarını Türkiye karşıtlığı üzerinden şekillendirme çabaları, (hatırlayınız Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddi) Avrupalıların hali hazırda Türkiye’ye karşı yüzyıllara uzanan korku, çekince ve önyargılarını yeniden canlandırmalarına neden oldu.

Gümrük Birliği’nin 2004′te katılan 10 yeni üye için genişletilmesine ilişkin Ek Protokol’ün 2009 sonuna kadar Güney Kıbrıs’ı da içine alacak şekilde hayata geçirilmesinin gerekmesi ve Türkiye’nin konuya ilişkin temkinli yaklaşımı, AB maratonunun 2009 yılı içinde farklı şekillerde ivme kazanması gerektiğini ortaya koydu.(ki haftasonu öğrendiğime göre Türkiye zaten zamanında limanlarını Kıbrıs’a açmış, ve yıllarca bu durum devam etmiş, araştıracağım)

2008 sonu itibariyle bir dizi gelişme yaşandı:

Yaz aylarından bu yana binbir eleştiriye maruz kalan Ulusal Program, aralık sonunda resmen onaylandı ve yürürlüğe girdi. Bu da demek ki, önümüzdeki birkaç sene için yapılması gereken ödevlerin listesi elimizde..

Dışişleri Bakanlığı ve Başmüzakerecilik görevlerinin niceliksel ve niteliksel yükünün altında ezilmese de, bir hayli yorulmuş olan Babacan’ın yükü hafifletildi ve AB ilişkilerinden sorumlu devlet bakanı ve başmüzakereci olarak Egemen Bağış atandı. (Her ne kadar eşinin ticari ilişkileri ve kendisinin “sembolik” hisse senetleriyle başı birazcık ağrısa da, işini inanarak ve severek yapacak gibi görünüyor)

ABGS Dışişleri Bakanlığı’ndan alınıp, Başbakanlığa bağlandı…

Tüm bu gelişmeler yetmedi, Başbakan 4 sene sonra ilk kez Brüksel’e gitti. Brüksel’de “biz AB içinde varız” mesajı vermekten ziyade “Hamas’ın yanındayız” söylemini benimsese de ziyareti olumlu karşılandı.

Başbakan’ın Brüksel ziyaretinin etkileri tam geçmeden, aynı hafta içinde hem iktidar hem de muhalefet  bir dizi etkinlik için Brüksel’e uçtu. 

Hafta başından itibaren gerek Egemen Bağış, gerek Deniz Baykal bir dizi resmi temasta bulundu, gerekkonferanslara katıldı. (CHP’nin Brüksel’de temsilcilik açması da bu anlamda dikkate değer)

Vur dedik mi gerçekten öldürüyoruz sanırım. Yerli ve yabancı basın neyi takip edeceğini şaşırdı. 

Herkesin dilinde bir AB, herkeste ” destek yes, köstek no” söylemi..

deniz-baykalpngCHP lideri Baykal, Brüksel temasları sırasında muhalafete yönelik “müzakerelere köstek olunuyor” eleştirisini yalanlayacak tavırlar takındı, sürecin en yakın takipçisi ve destekçisi olacağız dedi.

Tam Baykal konuşurken, Erdoğan partisinin grup toplantısında, “Baykal, Olli Rehn’in yanında iyi hoş konuşuyor ama bu iş orada bitmez, gelsin burada da konuşsun, destek” olsun dedi..

Keşke bu işleri planlı programlı yapsak, son anda işler sarpa sarmadan yürütebilsek..

Ama asıl sorunun bu olmadığı ortada. Türkiye önemli bir süreçten geçiyor, BBC anketleri, PEW araştırmaları derken vatandaşların tüm komşularına, hatta tüm dünyaya karşı bir önyargısı, korkusu var. Hiç kimseye güvenemiyoruz..

Bunun nedeni aslında açık, biz bizi yönetenlere bile güvenemezken, bizim dışımızdakine güven sorununu aşmamız beklenemez..

Muhalefet ve iktidarın Brüksel temasları sırasında gerçekleşen bir başka etkinlik TEPAV ve Italyan Uluslararası İLişkiler Enstitüsü’nün “Türkiye’yi konuşmak” başlıklı projesi kapsamında “TR-AB İletişim Politikaları” üzerine bir konferans oldu. Ancak katılımın çok sınırlı olması, bu sebeple sonrasında gerçekleşecek TOBB yemeğinin iptal edilmesi bir hayli can sıkıcı. Bunun nedeni elbette, plansız programsız bir biçimde hareket etmek ve AB’nin kendi yoğun gündemini göz ardı edip birşeyler yapmaya çabalamak.

Ne demiştim, herşeyin başı iletişim.. İletişemedikçe, derdimizi kendi içimizde çözemedikçe; hükümetler gelir, hükümetler gider, AB bize kızar, biz AB’ye kızarız, bağırırız, çağırırız, ağlarız, üzülürüz… 

Üretim biçimlerinin tarihsel süreçteki devinimini ve uluslararası ekonomi politik gelişmeleri doğru yaşayamamış ve yorumlayamamış bir toplum olarak, bu ülkenin vatandaşlarının daha iyi koşullara sahip olmasını sağlayacak reformları yapmak, bunların gerekliliğini anlatmak için çabalamak zorundayız…

Advertisement