Ne yalan söyleyeyim, umutlanmıştım. Sadece AB ile ilişkilerden sorumlu ve  Başmüzakereci olarak atanan bir Bakanımız vardı artık. Ali Babacan’ın üzerindeki yükü biraz hafifletecek olması, uluslararası ilişkilerde deneyiminin bulunması, bu işe canla başla sarılacakmış imajı sergilemesi beni bile umutlandırmıştı.

Yılın ilk günlerinde gösterilen heyecan, sanki sönmeye başladı.

Özellikle son bir aydır yaşanan olumsuzluklar, Bağış’a olan bakışımın bir Standart and Moods edasıyla, pozitiften negatife geçmesine neden oldu diyebilirim. Peki neydi bu olumsuz gelişmeler:

Öncelikli olarak canımı sıkan husus, gerek AB’de gerek dünyanın diğer “daha çağcıl” tabir edilen ülkelerinde kamu görevi üstlenen kişilerin ticari faaliyetlerde bulunması, bu faaliyetlere aracılık etmesinin hoş karşılanmaması ve Bağış’ın eşi münasebetiyle bu tarz bir faaliyete (Bkz: Astoria’daki Vakk0) ‘sembolik bir hisse’ ile karışmış olması oldu. (Birkaç gün önce CHP’den Sevigen’in istifası da bu anlamda tartışılmalı)

Ardından Deniz Baykal’ın uzun bir süre öncesinde belli olan Brüksel ziyaretini fırsat bilip, aynı tarihlerde o da Brüksel’e uçuyor olması… Aynı uçakta koltuk tartışması yaşanması, organize edilen davetlerde, konuklar ve basın mensupları nereye gideceklerini bilememesi, herşeyin allak bullak olması, AB’nin durumu anlamlandıramaması.(Her ne kadar iktidar muhalafetin AB açılımı takdir etse de, ortada bir rol çalma durumunun varlığı ne biçimde hissedildi)

Son olarak da Bağış’ın kendisini  Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bakanı’ndan ziyade iktidar partisi AKP’nin sözcüsü, temsilcisi olarak göstermeyi tercih ediyor oluşu canımı sıkıyor.

Kendisinin AB ilişkileri ile meşgul olmasını beklerken bir de bakıyoruz ki sokaklara çıkmış, AKP’nin Beşiktaş’taki seçim irtibat bürosunun açılışında. Açılış ardından esnafla konuşuyor, daha sonra bir balıkçı tezgâhına yaklaşıyor, balıkçıyı AKP’li yapmak istiyor…  ”Vaktinde adamın biri bir anayasa kitapçığı fırlatmıştı” diyor ve ardından balıkçıdan “o cumhurbaşkanıydı” ayarını yiyor… Bağış’ın Websitesi de  bir Başmüzakereci sitesinden ziyade, AKP seçim kampanyasını yürüten milletvekili adayı sitesini andırıyor.

Kendisinin biraz daha kurumlar üstü bir tutum takınıyor olmasını ve yerel seçimlerden ziyade, planlı programlı ilerlenmesi gereken bir dizi ödevin koordinasyonunda aktif rol alıyor olmasını dilerdim..

Zira o pozisyona, o amaçla getirilmiş olduğunu düşünenlerdenim..

Vur dedik mi öldürmekte üstümüze yok sanırım… Ve elbette yumurtayı kapıya dayandırmada…

Türkiye’nin 2005 yılında başlattığı AB üyelik müzakerelerinden bu yana bir arpa boyu yol katedilmediği eleştirilip duruyordu. İktidar,  muhalefeti yasama sürecini aksatma ve reformların kabulüne engel olmakla suçlarken, muhalefet iktidarı laiklik karşıtı eylemlerle ve iç politik süreçteki gelişmelerle eleştirip durdu.

Cumhurbaşkanı seçimleri, AKP’nin kapatılmasına ilişkin dava derken bir baktık aradan 3 sene geçmiş ve gerçekten elde somut hiçbir gelişme olmadan zaman uçup gitmiş..

Tabi AB’den kopuk geçen bunca zamanın tek sorumlusunu Türkiye ilan etmek, “tu kaka” diyerek eleştirmek de ne derece doğru emin değilim. Avrupa Birliği’nin en başından bu yana eleştirdiğim ve hali hazırdaki bir çok eksiğinin yanında en başı çektiğini düşündüğüm en büyük eksikliği “iletişim”.egemen-bagis1

Yöneten ve yönetilen arasındaki bilgi ve ilgi uçurumu, üye ülkelerin kendi iç politikalarını Türkiye karşıtlığı üzerinden şekillendirme çabaları, (hatırlayınız Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddi) Avrupalıların hali hazırda Türkiye’ye karşı yüzyıllara uzanan korku, çekince ve önyargılarını yeniden canlandırmalarına neden oldu.

Gümrük Birliği’nin 2004′te katılan 10 yeni üye için genişletilmesine ilişkin Ek Protokol’ün 2009 sonuna kadar Güney Kıbrıs’ı da içine alacak şekilde hayata geçirilmesinin gerekmesi ve Türkiye’nin konuya ilişkin temkinli yaklaşımı, AB maratonunun 2009 yılı içinde farklı şekillerde ivme kazanması gerektiğini ortaya koydu.(ki haftasonu öğrendiğime göre Türkiye zaten zamanında limanlarını Kıbrıs’a açmış, ve yıllarca bu durum devam etmiş, araştıracağım)

2008 sonu itibariyle bir dizi gelişme yaşandı:

Yaz aylarından bu yana binbir eleştiriye maruz kalan Ulusal Program, aralık sonunda resmen onaylandı ve yürürlüğe girdi. Bu da demek ki, önümüzdeki birkaç sene için yapılması gereken ödevlerin listesi elimizde..

Dışişleri Bakanlığı ve Başmüzakerecilik görevlerinin niceliksel ve niteliksel yükünün altında ezilmese de, bir hayli yorulmuş olan Babacan’ın yükü hafifletildi ve AB ilişkilerinden sorumlu devlet bakanı ve başmüzakereci olarak Egemen Bağış atandı. (Her ne kadar eşinin ticari ilişkileri ve kendisinin “sembolik” hisse senetleriyle başı birazcık ağrısa da, işini inanarak ve severek yapacak gibi görünüyor)

ABGS Dışişleri Bakanlığı’ndan alınıp, Başbakanlığa bağlandı…

Tüm bu gelişmeler yetmedi, Başbakan 4 sene sonra ilk kez Brüksel’e gitti. Brüksel’de “biz AB içinde varız” mesajı vermekten ziyade “Hamas’ın yanındayız” söylemini benimsese de ziyareti olumlu karşılandı.

Başbakan’ın Brüksel ziyaretinin etkileri tam geçmeden, aynı hafta içinde hem iktidar hem de muhalefet  bir dizi etkinlik için Brüksel’e uçtu. 

Hafta başından itibaren gerek Egemen Bağış, gerek Deniz Baykal bir dizi resmi temasta bulundu, gerekkonferanslara katıldı. (CHP’nin Brüksel’de temsilcilik açması da bu anlamda dikkate değer)

Vur dedik mi gerçekten öldürüyoruz sanırım. Yerli ve yabancı basın neyi takip edeceğini şaşırdı. 

Herkesin dilinde bir AB, herkeste ” destek yes, köstek no” söylemi..

deniz-baykalpngCHP lideri Baykal, Brüksel temasları sırasında muhalafete yönelik “müzakerelere köstek olunuyor” eleştirisini yalanlayacak tavırlar takındı, sürecin en yakın takipçisi ve destekçisi olacağız dedi.

Tam Baykal konuşurken, Erdoğan partisinin grup toplantısında, “Baykal, Olli Rehn’in yanında iyi hoş konuşuyor ama bu iş orada bitmez, gelsin burada da konuşsun, destek” olsun dedi..

Keşke bu işleri planlı programlı yapsak, son anda işler sarpa sarmadan yürütebilsek..

Ama asıl sorunun bu olmadığı ortada. Türkiye önemli bir süreçten geçiyor, BBC anketleri, PEW araştırmaları derken vatandaşların tüm komşularına, hatta tüm dünyaya karşı bir önyargısı, korkusu var. Hiç kimseye güvenemiyoruz..

Bunun nedeni aslında açık, biz bizi yönetenlere bile güvenemezken, bizim dışımızdakine güven sorununu aşmamız beklenemez..

Muhalefet ve iktidarın Brüksel temasları sırasında gerçekleşen bir başka etkinlik TEPAV ve Italyan Uluslararası İLişkiler Enstitüsü’nün “Türkiye’yi konuşmak” başlıklı projesi kapsamında “TR-AB İletişim Politikaları” üzerine bir konferans oldu. Ancak katılımın çok sınırlı olması, bu sebeple sonrasında gerçekleşecek TOBB yemeğinin iptal edilmesi bir hayli can sıkıcı. Bunun nedeni elbette, plansız programsız bir biçimde hareket etmek ve AB’nin kendi yoğun gündemini göz ardı edip birşeyler yapmaya çabalamak.

Ne demiştim, herşeyin başı iletişim.. İletişemedikçe, derdimizi kendi içimizde çözemedikçe; hükümetler gelir, hükümetler gider, AB bize kızar, biz AB’ye kızarız, bağırırız, çağırırız, ağlarız, üzülürüz… 

Üretim biçimlerinin tarihsel süreçteki devinimini ve uluslararası ekonomi politik gelişmeleri doğru yaşayamamış ve yorumlayamamış bir toplum olarak, bu ülkenin vatandaşlarının daha iyi koşullara sahip olmasını sağlayacak reformları yapmak, bunların gerekliliğini anlatmak için çabalamak zorundayız…

Yazıya başlamadan önce bir hayli düşündüm, ne başlık atsam diye.. Gündeme boomba etkisiyle düşen bir olaegemen-bagisydan bahsedeceğim ama gün içerisinde bakış açılarının farklılığı dolayısıyla binbir bomba etkisi yaşandığından, bu yazıyı okuyacakların bir kısmının ilgisi cezbedilmeyecektir.

Sabah iş için hazırlanırken, televizyonda gazetelerin manşetlerine göz atan programlardan birinin spikerinin sesi kulaklarıma çalındı.

Egemen Bağış ismini algıda seçicilik gereği bir anda  duyunca banyodan çıkıp salona koştum, baktım yine nerede ne olmuş, ne açıklama yapılmış diye.. Ve ardından olayla yüzyüze geldim:

Milliyet’in bugünkü manşetinde Egemen Bağış’ın Devlet Bakanlığı ve Başmüzakerecilik dışında bir de iş adamlığı yapıyor oluşu yer alıyor ve olay şu başlıkla yorumlanıyor: “Hayırlı işler Egemen Bey!”

Haberin içine ve ayrıntılara geçince durum biraz daha netleşiyor:

“23 Ocak’ta ‘BNB Hazır Giyim Tekstil’ adlı bir şirket kuran Bağış çifti, İstanbul Astoria Alışveriş Merkezi’nin zemin katındaki Z1-08 adresli Butik Vakko’nun işletmesini devraldı. Butik Vakko, Vakko firmasının özellikle eşarp, gömlek ve kravat ürünleri üzerinde uzmanlaşan bir mağaza tipi.

İsminin baş harfleri
Böylece, ocak ayı Bakan Bağış için oldukça hareketli geçmiş oldu. Bağış, aynı ay içinde hem ‘devlet bakanı’ ve ‘başmüzakereci’ olarak siyasi kariyerinde ciddi mesafe kat etti, hem de Vakko bayii olarak iş dünyasına önemli bir adım attı.

Edinilen bilgilere göre, Bağış çifti ikinci ticari adımını, yine Astoria’da Vakko’nun erkek giyim markası W’yu açarak atmaya hazırlanıyor. Bağış çiftinin Vakko mağazaları açmak için kurduğu ‘BNB Hazır Giyim’, adını Egemen Bağış’ın eşi Beyhan Nilser Bağış’ın baş harflerinden alıyor. Beyhan Hanım’ın şirketteki hissesi yüzde 95, Egemen Bağış’ınki ise yüzde 5.   “

Görüldüğü üzere yalnızca sembolik bir hissesi olan Egemen Bağış, buna rağmen bir iş adamı olarak lanse ediliyor ve gündeme oturuyor.

Bir kamu görevlisinin aynı zamanda farklı kesimlerler maddi-manevi çıkar ilişkisi içinde olabileceği bir pozisyonda olması yasalarla belirlenmese de (ki belirlenmiş de olabilir) misyon gereği hoş karşılanmamakta (Milliyet bunu manşetine taşıdığına göre böyle anlıyorum).

Aksi yönde düşünmek de mümkün elbet. Sonuçta, bir insan devlet görevi yapmadan önce bir takım ticari faaliyetlerde bulunuyor olabilir, kimi şirketlerde hissedar kimilerinde yönetici pozisyonunda olabilir. Devlet kendisine bir misyon (ki Bağış için bu ani bir misyon olmuştur) yüklediğinde o işlerden tamamen elini eteğini çekmesinin beklenmesi zaten gariptir ki söz konusu olan Bağış’ın kendisinin değil gerçekten bu işi yapan eşinin işidir. Bağış’ın yüzde 5′lik bir hissesi bulunmakta ve eşine destek olmaktadır.

Milliyet,’in haberinin devamında AB’de durumun nasıl ele alındığı yazılıyor:

“Çıkar ilişkileri açısından gerek kamuoyunun gerekse basının sıkı denetim altında tuttuğu Avrupalı siyasetçiler, genelde özel alandaki faaliyetlerden kaçınma yolunu tercih ediyor.

Temiz ve şeffaf siyaset uygulaması çerçevesinde özellikle Avrupa Birliği kurumlarındaki üst düzey görevlilerin ikinci bir işle uğraşmasına sıcak bakılmıyor. Avrupa kurumlarında siyasilerin yolsuzlukla mücadele ve çıkar ilişkileri konusunda örnek davranış sergilemeleri, şeffaf ve hesap veren bir yönetim anlayışı benimsemeleri isteniyor.
 
Hisseye bile izin yok
Avrupa kurumları tarafından hazırlanan belgelerdeki ortak vurguyu ise kamu sektöründe “pazarın hassas bilgilerine ulaşımı olan, mali politika belirleyen ya da mali kararlar alabilen, mali piyasa düzenlemeleri yapan” yetkililerin, mutlaka detaylı mal beyanında bulunmalarının gerekliliği oluşturuyor.
Örneğin, Avrupa Parlamentosu üyeleri, parlamenter seçildikten sonra siyasi etik gereği diğer profesyonel faaliyetlerini bırakıyor. AB Komisyonu üyelerinin ise, bu görevleri dışında özel aktiviteye sahip olmaları yasak. Hatta şirketlerde pay sahibi olmalarına da izin verilmiyor.

AB, Türkiye’yi eleştiriyor
Siyasilerin, siyaset dışı faaliyetlerde bulunmalarının engellenmediği üye ülkelerde etik kurallar devreye giriyor. Siyasetçiler, çıkar ilişkisi eleştirileriyle karşı karşıya kalmamak için ek görevlerinden istifa etme yolunu seçiyorlar.
Etik ilkelerin eksikliği, AB’nin Türkiye’yi her İlerleme Raporu’nda eleştirdiği konular arasında yer alıyor. AB, özellikle TBMM üyeleri ve kamu yetkilileri açısından bu ilkelerin devreye sokulmasını talep ediyor. “

Anlaşıldığı üzere, sırf kamu yararının zedelenmemesi ve iltimas olmaması için bile kamu görevliliği süresince başka işlerle uğraşılması hoş karşılanmıyor, hatta hissedar olmaları bile etik sayılmıyor.

Yoruma açık bir konu.. Açık olan bir başka şey ise, Astoria’daki Vakko’dan artık daha çok insanın daha çok hediyelik eşya alacağı ve alışveriş yapacağı..

Reklamın iyisi kötüsü olmayacaktır ve  Bağış’ın % 5′lik, eşinin % 95′lik hisseleri kendilerine kar getirecektir diye tahmin ediyorum..

Türkiye Ortadoğu’da İran’a bir alternatif olabilir mi? Erdoğan’ın uluslararası arenadaki ğslubu aslında Batı’nın kontrolünde takınılan bir tutum mu? İran bu durumun farkında mı??

Eğer dün Erdoğan’ın çıkışı olmasaydı muhtemelen bugün Sarkisyan-Erdoğan görüşmesini konuşuyor olacaktık…

Kelebek etkisi..

İşten daha yeni geldim, teknolojiden biraz olsun uzak kalayım. Geceyi kitap okuyarak geçireyim derken bir de gördüm ki Başbakan Erdoğan Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nu birbirine katmış.. Bu ülkede sessiz sakin bir hafta geçirmek mümkün mü?

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile birlikte katıldığı bir panelde İsrail’in Filistin’e yönelik politikalarına sinirlenen Erdoğan, “Davos benim için bitmiştir” diyerek paneli terketmiş..

Ayrıntılar aşağıda, benim merak ettiğim bundan sonra neler olacağı.. Tam bir satranç oyunu izliyoruz sanki, Erdoğan her ne kadar ayakları üzerinde durabilen bir lider imajı çizmeye çalışsa da çok ciddi bir tuzağa düşmüş gibi görünüyor.

Ülkelerin Türkiye’ye bakışının çok değişeceğini sanmıyorum ama ABD ve İsrail’in desteklediği bir hükümet olan AKP’nin geleceği bir şekilde etkilenecektir.

Daha birkaç gün önce diplomaside üslup meselesinden bahsetmiştim. Sıradan bir toplantı değil bu, sinirlenmek, sinire hakim olamamak, gerçekten enteresan…

Şöyle de birşey var, Erdoğan’ın sinirlendiği hususun Peres’ten ziyade, panelin yöneticisinin Erdoğan’a söz vermemiş olması olduğu konuşuluyor. Erdoğan’ın zaten Filistin konusunda ne kadar hassas olduğu ortada; bir de derdini anlatamayınca iyice küplere bindi anlaşılan..

Her ne olursa olsun 2009 Davos’un gerek kriz nedeniyle sunulan menülerdeki değişiklik, gerek Erdoğan’ın çıkışıyla ratinginin her zamankinden daha fazla olacağı kesin..

GAZZE AÇIK BİR HAPİSHANE
Gazze’nin tecrit edilmiş, açık bir hapishane haline getirildiğini söyleyen Erdoğan, İsrail’in ablukayı kaldırması gerektiğini vurguladı. Önce bir insan sonra bir başbakan olarak konuştuğunu dile getiren Erdoğan, “Gazze’ye bir sandık domates sokmak İsrail’in iznine bağlıdır” dedi.

Ramallah kapısında Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak yarım saat bekletildiğini söyleyen Erdoğan, Peres’ten bunun izahını istedi. İsrail’in Filistin tarafından roketler atıldığını açıkladığını söyleyen Erdoğan, “Atılan füzelerden ölen var mı? Bu nasıl bir füzedir ki ölen yok. Ama bu süre içinde çok sayıda Gazzeli öldü” diye konuştu.

Antisemitizmi ve İslama yönelik fobiyi insanlık suçu olarak gördüğünü belirten Erdoğan, Türkiye’nin Ortadoğu’da barışın egemen olmasını istediğini vurguladı.

BİZ HAMAS’IN ELİNDEKİ ESİR ASKERİ KURTARABİLİRİZ, DEDİM
İsrail Başbakanı Olmert ile yapılan görüşmeler hakkında bilgi veren Erdoğan, “Ben Sayın Olmert’e şunu söyledim. Dışişleri bakanı ve özel temsilciler yanımızda. Biz Hamas’ın elindeki esir askeri kurtarabiliriz. Madem demokrasiden yanayız, halkın iradesiyle seçilmiş olanları saygıyla karşılamak zorundayız. Bu hükümetin bakanları milletvekilleri sizin elinizde esir. Bunları serbest bırakın dedik. Olmert, ‘Bunları serbest bırakırsak Mahmut Abbas kriz geçirir’ dedi” diye konuştu.

Erdoğan Hamas’ın katılmadığı barış görüşmelerinin başarıya ulaşmayacağını belirterek “Hamas seçilmiş parti. Sadece El Fetih’le masaya oturarak barışı getiremezsiniz” dedi.

ŞİMON PERES: ATEŞKESİ HAMAS BOZDU

Şimon Peres ise panelde yaptığı konuşmada Erdoğan’a yanıt verdi: “Biz hiçbir zaman ateşkese başlayamadık. Filistinliler ateşkesi kendileri bozdu. Erdoğan’la Olmert görüşmesi olduğunda operasyon kararı verilmemişti. Biz 15 bin İsrailli yerleşimciyi Gazze’den dışarı çıkardık. Bunu yapmamıza rağmen neden roket atıyorlar.

Gazze’ye yönelik geçişler açıktı. Abluka yoktu. 20 milyon dolar yatırım yaptık. Onlar neden geçiş noktalarını bombaladılar. Biz Gazze’den çekilmiştik. Yakıt, içme suyu gönderiyorduk. Sadece İran’dan gelen roketleri almalarına izin vermedik. Tünelleri bunun için yaptılar.

HAMAS ROKET ATMADAN ÖNCE GAZZE’DE AÇLIK YOKTU
Hamas roket atmadan önce Gazze’de açlık yoktu. Bana kimse bu saldırının nedeni konusunda soru soramaz. Mısır’la Ürdün’le barış yaptık. Biz Filistinle’de barış istiyoruz. Binlerce insan İsrail’de sığınaklarda yaşıyor. İsrail 60 yaşında. 60 yaşında 7 kez savaşıp, intifalarla mücadele eden ülke gördünüz mü?

MÜBAREK DURUMU SİZDEN DAHA İYİ BİLİYOR
(Erdoğan’a dönerek) Mübarek durumu sizden daha iyi biliyor. Başkan Abbas da durumu biliyor ve Hamas’ı suçluyor. Hiç kimse Hamas’ın roketlerine tepki göstermedi. Sorun İran’ın Ortadoğu’da hakimiyet kurmak istemesidir. İran Hamas’a roket yolluyor. Karışıklığa neden oluyor. Bizim seçeneğimiz barıştır. (Erdoğan’a dönerek) Siz roketler altında kalsanız tepkiniz ne olur? Burada bir tanımlama sorunu vardır. İsrail için kendi çocuklarının geleceğini korumak çok önemlidir. Ateşkesi biz bozmadık. Gazze’yi kendilerine bırakmıştık. Bizimle niye savaşyıorlar. Biz hiç bir zaman ilk ateşi başlamadık, biz karşılık verdik.Hamas çirkin bir diktatörlüktür. Şu anda Hamas’ın neden olduğu sorunlarla uğraşıyoruz. Gazze’ye yardımı biz değil Hamas engelliyor.

ERDOĞAN: SİZ ÖLDÜRMEYİ İYİ BİLİRSİNİZ
Bu sözler üzerine yeniden söz alan Başbakan Erdoğan Peres’e dönerek “Sayın Peres benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor.Bu suçluluk psikolojisi. Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları öldürdünüz. Bu insanları öldürenleri alkışlamak insanlık suçudur. (Panel yöneticisine dönerek) Benim için bundan böyle Davos bitmiştir. Davos’a bir daha gelmem”

Erdoğan bu sözlerinin ardından paneli terketti. Daha sonra bir basın açıklaması yaptı Erdoğan ve tavrının ve tepkisinin İsrail ve Peres’in şahsından ziyade, kendisine söz hakkı tanımayan panel yöneticisi olduğunu söyledi. Ne derece inanılır ondan emin değilim ama sonradan öğrendiğimize göre, panel öncesinde Erdoğan gecikmeden kaynaklı bir gerginlik yaşamış ve bu gerginlikle panele başlamış..

Her ne olursa olsun, Erdoğan’ın ülke içindeki ve Doğulu komşularındaki prestiji bir kez daha patlama yaşadı. Sabahın köründe İstanbul’a gelen Erdoğan’ı binlerce kişi sloganlarla ve sevinç nidalarıyla karşılamış.

Bu da Erdoğan’ın yerel seçimlerdeki şansını bir hayli artırdığının işareti olarak görülebilir.

İşin ilginç yanı mainstream olarak adlandırılan yabancı yayın organlarında Erdoğan’ın tepkisinin İsrail ve Türkiye ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceği yönündeyken, Erdoğan’ın tavrının haklı ve yerinde olduğuna ilişkin alternatif görüşler de azımsanmayacak oranda ..

İnanmayacaksınız belki ama ben gerçekten bütün bunları izlerken eğlenmek ve hüzünlenmek arasında gidip gelen bir ruh haline bürünüyorum. Her an herşeyin yaşanabileceği bir ülkede medya sektöründe çalışmak işte bu sebeple bir hayli zevkli..

Sonu 9′la biten yıllar üzerine ilk tespit TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’dan, ardından birkaç ekleme ile Sabah yazarlarından Erdal Şafak’tan geldi. Buyrun:

1929′da dünyayı modern tarihte görülen en Büyük Depresyon’a sürükleyen ekonomik kriz patlak verdi.
* 1939′da Nazi Almanyası ordularının Polonya’ya girmesiyle İkinci Dünya Savaşı başladı.
* 1949′da ilk Hindistan-Pakistan savaşı Keşmir’in iki ülke arasında bölünmesiyle noktalandı, böylece bugüne kadar süren kanlı bir çatışmanın ve istihbarat servislerince büyütülen kökten dinci terörün tohumları atıldı.
* 1959′da Fidel Castro ve Che Guevara önderliğindeki Kübalı devrimciler iç savaşı kazanarak iktidara geldi. Yeni rejim Küba’yı ABD’nin burnunun dibindeki Sovyet üssü yapacak, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirecekti.
* 1969′da Çekoslovakya’da Alexander Dubcek görevden alındı, “Prag İlkbaharı” reformlarının tümü iptal edildi.
* 1979′da önemli stratejik ve siyasal gelişmeleri tetikleyen İran devrimi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali. Türkiye‘de 24 Ocak kararlarının alınmasına neden olan derin ekonomik kriz ile 12 Eylül darbesine götüren anarşi ortamı.
* 1989′da Orta ve Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin kendi halklarınca tasfiye edilmesi. Berlin Duvarı’nın yıkılması. Soğuk Savaş’ın sona ermesi. Türkiye‘de yerel seçimlerin ardından 10 yıl sürecek siyasal ve ekonomik krizler döneminin başlaması.
* 1999′da Asya’yı ve Rusya’yı iflas, hatta çöküş tehlikesiyle karşı karşıya getiren mali krizler.

Ve yıl 2009, ekonomik krizin varlığı malum, OrtaDoğu, Kafkaslar’da yaşananlar da malum… Daha ne olabilir ki demeyin.. Bekleyelim ve görelim..

guz-sancisi Yeni bir 6-7 Eylül vakasının bu topraklardaki Yahudiler için yaşandığını görür müyüz acaba?

Filistin yandaşı-İsrail karşıtı miting ve gösteriler, dükkanların üzerine “Buranın sahibi Yahudidir, alışveriş yapmayınız” yazmalar, caddelerde boy boy afişler, “Sen Musa’nın çocuğu olamazsın” demeler ve en vahimi de devletin üst düzey yetkililerinden gelen Hamas ve Orta Doğu yanlısı söylemler ve eylemler, bunlara çocukların alet edilmesi (Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelen okullarda Gazze’de yaşananlar için her sabah saygı duruşu yapılması çağrıları, bağışlar toplanması vs…)

“Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” ikilemini akla getiriyor. Hangisi diğerini körüklüyor, hangisi ötekinin zeminini yaratıyor?

Bir toprağın insanlarını ve o topraklardaki insanların dinine mensup tüm diğer insanları aynı kefeye koymak; devletlerin politikalarını, o politikaların savunucusu ya da eleştiricisi tüm vatandaşlarına ödetmek…

Dış politika en başta üslup sanatı olmalı ki ardından gelecek eylem ne olursa olsun o ülkeyi haklı çıkarabilsin..

Yılmaz Karakoyunlu’nun romanından esinlenerek senaryolaştırılan, 6-7 Eylül olaylarının ele alındığı Güz Sancısı filminin galası yapıldı bu hafta,  zamanlaması şaşırtıcı… Tüm o olayların yaşandığını bilmek içler acısı…

Tarih hep tekerrür mü etmeli bu topraklarda ?

Korktuğumun başımıza gelmemesi ümidiyle..

Başbakan Brüksel’den döneli çok oldu ama söyledikleri hala kulaklarda yankılanıyor…

EPC’de yapılan konuşma yabancı basında Ankara’nın Hamas yandaşı olduğu şeklinde yankılanıyor. Ülke içinde ise iki ayrı akım var: Avrupa’nın kalbi Brüksel’de AB-Türkiye ilişkilerine yönelik üzerinde durulması gereken onca husus varken, bu denli duygusal bir tutum takınıp, “Hamas”la AKP’yi özdeşleştirip, “onlar da seçimle geldi biz de, neden bu kadar üstlerine gidiliyor” tarzı açıklamalarda bulunmak neden?

Bir kere seçimle iş başına gelmiş olmak, o iş başındaki kişi veyahut kurumun eleştirilemeyeceği anlamına asla gelemez. Aksine demokratik bir toplumda eleştirilebiliyorlarsa bir anlamı vardır mevcudiyetlerinin..

Konuyu farklı yorumlayanlar da yok değil. Özellikle sağ kesimden yükselen sesler, Erdoğan’ın takındığı tavrı destekler cinsten. İsmini hatırlayamadığım Türkiye gazetesi yazarı(işim gereği sağ sol dinlemeden her görüşü savunan basılı yayınları okumakla yükümlüyüm) Türkiye’nin ABD, İsrail ve Avrupa’nın kuklası pasif, çekingen  bir dış politika izlemesindense, işe birebir dahil olabileceği bölge ve ükelerle yakın ilişki kurmsı gerektiği ve DP’sini buna göre şekillendirmesi gerektiğini söylüyor…

Bir diğer konu ise Erdoğan’ın enerji faslı konusundaki açıklamaları:

Erdoğan bu hafta, Brüksel’de yaptığı konuşmalardan birinde enerji faslının başta Kıbrıs rum kesimi olmak üzere AB genelince bloke edilmesinin Nabucco konusunu yeniden gözden geçirmesi demek olduğunu açıkladı. Ve kıyametler koptu.

Aman efendim Türkiye enerji konusunu AB üyeliği için şantaj olarak kullanıyormuş, aman efendim Türkiye’nin AB üyeliği AB’nin enerji güvenliği ile kıyaslanamazmış, bıdı bıdı..

Garip..

Uykum geldi düşünürken..

Başbakan’ın bugün EPC’de yaptığı konuşma bir hayli enteresandı.

Avrupa’nın başkentinde öncelikli olarak dile getirilmesi gereken bir dizi husus varken, Erdoğan neden Orta Doğu’ya bu kadar takılıp kaldı. Kendisini Hamasla özdeşleştirip, bakın “Bizim için de başa geçemez demişlerdi, ama yanıldılar, biz hala varız” mealindeki açıklamaları ne amaçla söylendi ve neden söylemek için Avrupa’nın kalbi seçildi pek anlam verdiğim söylenemez…

Tüsiad AB temsilcisi Bahadır Kaleağası, alternatif bir Başbakan Brüksel konuşması hazırlamış. Okumaya değer:

“Değerli konuklar, AB Komisyonu Üyeleri, Avrupa Parlamenterleri, Ekselanslar, Bayanlar ve Baylar,

Gezegenimizin insanlık uygarlığı zor bir dönemden geçiyor. Doğamızın dengelerini bozuyor, enerji kaynaklarımızı etkin kullanamıyor, ekonomik sistemimizi sürdürülebilir kılamıyor, yoksulluk ve savaşlardan kurtulamıyoruz. Sorunlar çok. Çözüm yolları dünyada daha çok demokrasi, eğitim, bilimsel yenilikçilik, girişimcilik, sosyal adalet, bilgi toplumu ve uluslararası dayanışmaya işaret etmekte.

Yirminci yüzyılın aşırı tüketim toplumu ve çatışmacı dünya düzeni yerini doğa ve insan ile barışık yeni bir uygarlık anlayışına bırakmalı. Bu yönde, Avrupa Birliği projesinin başarısı en önemli belirleyici etkenlerinden birisidir. Dünyanın daha güçlü, demokratik ve uygarlıklar çatışması mantığını aşan bir Avrupa Birliği´ne gereksinimi var. Daha etkin, daha güvenli ve geniş bir tek pazar, sosyal model ve siyasal birlik gerekiyor. AB´nin Türkiye´ye genişlemesi de bu vizyon içinde anlamını buluyor.

Bugüne göre çok daha iyi bir demokrasi, ekonomi ve sosyal yapıya sahip bir Türkiye´dir söz konusu olan. AB´ye üyelik koşullarını yerine getirmiş bir Türkiye her alanda Avrupa´nın küresel gücü için önemli bir artı değerdir. Bunu AB halkları ve Türk kamuoyuna anlatmak ise, en başta AB´li ve Türk siyasetçilerin görevidir. AB´nin Türkiye´ye doğru genişlemesi hedefi Avrupa´nın ortak değerleri ve çıkarlarıyla örtüşmektedir. Bu Türkler dâhil tüm Avrupalı siyasetçilerin tarihsel sorumluluğudur.

Değerli konuklar,

Türkiye Avrupa Birliği´nin müstakbel üyesidir. Türkiye´ye AB üyeliği yolunu bizzat Adenauer, Spaak ve De Gaulle gibi Avrupa´nın kurucu babaları açtı. Yıllar içinde bu hedef defalarca resmen teyit edildi. 3 Ekim 2005´de yirmibeş AB üyesi ülke müzakerelerin başlaması kararına oybirliği ile imza attı. Müzakere sürecimiz AB´nin Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesi ve Türkiye´nin AB´ye Uyum İçin Ulusal Programı´na dayalı sağlam bir kurumsal zemine sahiptir. Bu belgelerin yenilenmiş hali son olarak AB Bakanlar Konseyi ve Türk hükümeti tarafından 2008 yılı içinde onaylanmış ve AB ve Türk resmi gazetelerinde yayınlanmıştır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye AB´ye sürecinde birçok başarılı adım attı. Bu yıla daha da hızlanarak girdik. Devlet içinde uyum çalışmalarının koordinasyonundan sorumlu olan AB Genel Sekreterliği ve yeni Başmüzakerecimiz ile hedefe kilitlendik. Kararlılık ve toplumumuza karşı saydamlık içinde AB´ye üyelik yolunda hızla ilerleyeceğiz. Tam üyelik dışında farklı statü önerileri ise, bizim açımızdan Avrupa değerleri ile çelişen, anti-demokratik, kurumsal açıdan işlevsiz, etik dışı formüllerdir.

AB ile ilişkilerimiz yalnızca müzakerelerin kurumsal çerçevesi ile sınırlı değil elbette. Birçok somut bütünleşme etkeni var:

· AB ile gümrük birliğimiz, tam üyeliğe giden bir geçiş dönemi olarak, onüç yılı geride bıraktı.

· Makro ekonomik göstergelerimiz Maastricht kıstaslarına uyum yolunda.

· Ticaret, yatırımlar, teknolojik işbirliği ve turizmde Türkiye AB ile ileri derecede bir bütünleşme içinde.

· Binlerce Türk genci AB´nin Erasmus, Leonardo ve Socrates gibi eğitim programlarına katılmakta, AB´li gençler Türkiye´ye gelmekte.

· Bilim, araştırma-geliştirme, kadın hakları, enerji, çevre gibi birçok alanda Türkiye AB programlarının üyesi.

· Özel sektörümüz, sendikalarımız, birçok sivil toplum kuruluşumuz AB düzeyindeki konfederal yapıların üyesi. Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu BUSINESSEUROPE, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve önde gelen Avrupalı sivil toplum kuruluşları Türkiye´nin AB üyeliği sürecine destek veriyor.

· Dış politika, güvenlik, uluslararası örgütlü suç ve terörle mücadelede bir NATO üyesi olarak Türkiye Avrupa düzeyindeki işbirliği sistemlerine dâhil.

· Avrupa´nın enerji tedariki çeşitliliğinin güvencesi olan birçok petrol ve doğal gaz taşıma hattının kavşağında Türkiye var. Avrupa´da yaşamakta olduğumuz doğal gaz krizi bu konumu daha da berraklaştırdı.

Türkiye´yi daha iyi bir Avrupa ve dünya ülkesi olarak yükseltmek için her alanda kapsamlı stratejileri uygulamaya geçirmekteyiz. Gündemimizde bölgesel kalkınma, kadın hakları, iş piyasası reformu, eğitim reformu, bilgi toplumu devrimi ve yenilenebilir enerji kaynakları atılımı var. Muhalefet ile partiler üstü bir ulusal anlayış içinde bu hedefleri paylaşıyoruz; daha etkin politika önerileri için yarış halindeyiz.

Türk kamuoyuna AB sürecini daha iyi anlatmak için geliştirdiğimiz kapsamlı iletişim politikamızın meyvelerini de yakında toplayacağız. Bu arada halen Batı Avrupa ülkelerinde Türk kökenli milyonlarca AB vatandaşı yaşamakta. Dün akşam Belçika´da olduğu gibi, Almanya, Avusturya, Hollanda ve Fransa´daki bu topluluklara hep aynı mesajı veriyorum: “Sizler iki kuşak önce Batı Avrupa´ya zor koşullarda çalışmak için göçtünüz. Emeğinizle ve anavatanınıza desteğinizle gurur ve minnet duyuyoruz. Bugün 21. yüzyılda yaşadığınız demokratik ve laik ülkelerin iyi entegre olmuş başarılı vatandaşları olmanız Türkiye için de çok önemlidir. Avrupa´nın geleceği için çalışınız. Bu hepimizin ortak geleceğidir.”

Bu geleceğe giden yolda güvenlik konularına biraz daha değinmek istiyorum. Önce Kafkasya´daki çatışmalar, sonra Orta Doğu´nun tekrar kan ve gözyaşına boğulması bize kıtamızın geçmiş savaşları ve yıkımlarını hatırlatıyor. Avrupa´da sağladığımız barışı çevremize yaymak, istikrar ve refah çemberlerimizi genişletmek zorundayız. Filistinliler, İsrailliler, Lübnanlılar, Iraklılar ve tüm diğer Orta Doğu halkları barışı, ekonomik kalkınmayı ve çocuklarının geleceğine güvenle bakabilmeyi hak ediyor. Sürmekte olan vahşeti durdurmak Türkiye için bir ulusal ve Avrupalı sorumluluktur. Türk diplomasisi bu yönde azimle çalışmaya devam ediyor.

Kıbrıs konusuna da, Cumhuriyetimizin kurucusu Kemal Atatürk´ün “yurtta sulh, cihanda sulh” vizyonu ile yaklaşıyoruz. Biliyorsunuz AB Birleşmiş Milletler´in Annan Planı´nı destekledi. Kıbrıslı Türkler barışa ve AB´ye ´evet´ dediler. Ne yazık ki, AB´nin tarihsel yanılgısı sonucunda bölünmüş bir Kıbrıs AB´ye üye oldu. Bir ara çözüm Kuzey Kıbrıs üzerindeki ekonomik tecridin kalkması olabilirdi. Her iki AB destekli çözüme Türk tarafı olumlu yaklaştı, Güney Kıbrıs red etti. Tekrar ediyorum, Kıbrıslı Türkler barışa ve AB´ye ´evet´ demiştir. Kıbrıslı Türkleri bu şekilde cezalandırmak insancıl ve uygar bir davranış değildir. Avrupalı değerlerle çelişmektedir. Bugün Güney Kıbrıs´ın vetosu olmasa bu sorun çıkmayacaktı. AB içi bir tıkanma müzakere sürecimizi de etkiliyor. Gitsin veto, bitsin kriz. Tabii bu arada her iki tarafın hakkaniyet içinde anlaşması için Kuzey Kıbrıs hükümetine verdiğimiz destek tamdır.

Değerli konuklar,

Yakın bir zamanda üyesi olacağımız AB´nin her alanda daha güçlü bir küresel aktör olmasını arzuluyoruz. Büyük olasılıkla 2015 yılı civarında AB üyeliğine hazır konuma gelen bir Türkiye, küresel gelişmeleri de dikkate alarak AB´yi sınayacaktır. Bugünkü gelişmeler ışığında, AB´ye tam üye olmayı kabul etmemiz için en az dört koşulumuz var:

1. AB´nin küresel ekonomik rekabet gücü daha yüksek olmalı

2. AB kurumları ve karar alma sistemi çok daha etkin işlemeli.

3. Dünya sahnesinde AB´nin siyasal bütünlüğü ve etkisi artmalı.

4. AB´nin demokratik değerleri ve uluslararası saygınlığı, bazı yabancı karşıtı, genişleme fobili, demagojik ve dar görüşlü siyasal söylem ve tutumlar yüzünden zedelenmemeli.

Bu çerçevede Avrupa gündemi açısından özel duyarlılık gösterdiğimiz birçok alan var. Örneğin:

· Lizbon Antlaşması´nın onaylanması. Etkin işleyen bir kurumsal yapı içinde Türkiye sorunsuz yer alacaktır. Biz “çeşitlilik içinde birlik” ülküsüne inanıyoruz.

· AB´de ekonomik bütünleşmenin tamamlanması. Çek Dönem başkanlığının isabetle seçtiği sloganda olduğu gibi “Engelsiz Avrupa”.

· Teknolojik yenilikçilik ve girişimciliğin Lizbon stratejisi doğrultusunda dünyada en ileri düzeye çıkartılması.

· Avrupa´nın yaşlanan nüfus yapısının da dikkate alınarak yepyeni bir istihdam politikasının tasarlanması.

· Temiz enerji yatırımlarına desteğin artması. Bu bağlamda Aralık 2008 AB Konseyi´nin 2020 hedeflerini candan destekliyoruz.

· ABD´ye Başkan Obama ile gelen değişimin Amerika-Avrupa arasındaki ilişkilerde bir “Transatlantik Ekonomik Alan” tesisi hedefiyle değerlendirilmesi.

· Uluslararası terörle mücadelede daha etkin yöntemler ve dayanışma içinde olunması.

· Mevcut kriz karşısında uluslararası mali sitemi yeniden yapılandıran, dünya ticaretini korumacılıktan koruyan ve Türkiye´nin de üyesi olduğu G-20 girişimini iyi değerlendiren bir AB´nin küreselleşmeye yön vermesi.

Geçtiğimiz akşam konutumda çalışıyorken AB´nin resmi Europa internet sitesindeki ana sayfada beliren temel dosyalara ait logolar dikkatimi çekti: Finansal Kriz, 2009 Avrupa Yaratıcılık ve Yenilikçilik Yılı, Avrupa´nın Geleceği Tartışması, İklim ve Değişen Dünya İçin Enerji, Ekonomik Büyüme ve İstihdam. Bunların her biri aynı zamanda Türkiye´nin Avrupa´ya önemli artı değerler sağlayacağı alanlardır. AB üyeliğine hazır bir Türkiye´nin Avrupa için anlamı daha fazla ekonomik dinamizm, yaratıcılık, güvenlik, ekolojik zenginlik, tarihsel miras ve enerjidir.

Ortada bariz bir üçlü kazan-kazan-kazan formülü var. Türkiye, AB ve de Dünya için tarihsel önemde bir sürecin içindeyiz. Başaracağız. Hepinizi başarıya destek olmaya, başarının ortağı olmaya davet ediyor, beni dinleme nezaketiniz için teşekkürlerimi sunuyorum”

erdogan2Taa Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerine başlayabileceği kararı açıklandıktan bu yana geçen 4 senenin ardından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ilk kez Brüksel’e ayak bastı (dün basmıştı).

Yerli ve yabancı tüm medyanın her türlü algı kanalını açarak, en ufak açığını yakalamaya çalışarak dinlediği Erdoğan yaptığı açıklamalar ve verdiği cevaplarla yine insanları şaşırtmayı başardı.

Şahsen olay anında Brüksel’de olamayışım sebebiyle, radyo aracılığıyla sabah Avrupa Politika Merkezi (EPC) tarafından organize edilen kahvaltı toplantısını dinleme şansına eriştim..

Uzunca bir süre bekledim ki, Türkiye’nin AB üyeliği sürecine ilişkin bir iki kelam edilsin.. Amma velakin, Ortadoğu’daki gelişmelerden, Obama’nın başa geçmesinden, İran’la olan ilişkilerden Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerine sıra biraz geç geldi..

Velhasıl, son bir iki ayda yapılanları; “alın görün işte o kadar atıp tutuyordunuz ivme yavaşladı, reform yok bıdıbıdı” şeklinde diyerek AB yetkililerine ve tüm dinleyenlere kakalamaya çalışan bir hava sezdim… Bunu da şu şahsımca abartılmış  sözlerden sezdim:

“2007-2008 döneminde 30 yasa çıkardık, Kürtlere yayın hakkı tanıdık, Ulusal Programı hazırladık, Başmüzakereci atadık, daha ne yapalım.. Bir de üstüne Güney Kıbrıs yüzünden sizden azarı işittik, cezayı aldık, hala da çekmekteyiz…”

Tatmin olmadım elbette bu konuşmadan, radyoyu kapadım. Daha sonra elime geçen bir e-mail beni ağlamakla gülmek arasında bocalattı. Toplantı ardından Başbakan’a yöneltilen sorular arasında öyle bir soru varmış ki, tüm salon soruya gelen cevap karşısında şaşkına dönmüş:

CHP AB Temsilcisi Kader Sevinç Başbakan’a şu soruyu yöneltmiş:

“Türkiye’nin sosyal demokrat partisi olarak CHP AB sürecini desteklemektedir. Sizin de bu konuda yaptığınız reformları sürdüreceğiniz yönündeki açıklamaları memnuniyetle karşıladık. AB müzakerelerinde Bilgi Toplumu ve Medya faslının açılmış olmasını memnuniyet verici buluyoruz. Bizce bu konu Türkiye ve elbette Avrupa’nın geleceği açısından önemli bir meseledir.

Sayın Başbakan hükümetinizin yenilediği AB politikanız ile bundan sonra basın özgürlüğü konusunda daha demokratik bir yaklaşım sergileyecek misiniz?Temel özgürlükler kapsamında sizi eleştiren yüzlerce gazeteci, karikatüristleri dava etmiştiniz, bunda bir değişiklik olacak mı?”

Erdoğan’ın yanıtı ise bir hayli düşündürücü:

“Siz yanlış bilgilendirme içindesiniz Kader Hanım. Ben medyaya sansür uygulamadım. Basının yalan yanlış haber verme hakkı yoktur. Basın özgürlüğüne saygılıyım.”

Yorum yapamayacağım sanırım..

Bu arada ziyarete ilişkin birşey daha dikkatimi çekti.  Hani bir Egemen Bağış vardı, ona ne oldu?

Popüler Yazılar

  • None
www.sansuresansur.org www.sansuresansur.org

 

January 2012
M T W T F S S
« Feb    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Tags

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.